ATÖLYENİN SENFONİSİ


11826039_862189793858265_5767099034758521632_n“Senfoni, ilk olarak 17. yüzyılda insan sesi için yazılmış bestelerde, yalnız çalgılar için olan bölümleri anlatmak için kullanılmıştır. 18. yüzyılın ikinci yarısından sonra uygulanmış anlamıyla sanat biçimine uygun orkestra eseri” olarak geçer klasik müzik koleksiyonunda. Yine aynı kaynakta Mendelssohn’un İngiltere ziyaretinde yayınlanan bir müzik kritiğinde ise; “Klavyenin tuşlarına dokunur dokunmaz, salonda bir elektrik akımı dolaşır, seyirciler adeta büyülenirdi…” der.

Elektrik akımı benzetmesi, bana göre, o tarihlerde yeni bir buluşun verdiği etkiden olsa gerek. Evet, herhangi bir sanat icra edilen mekanlardan, bu bir atölye de olabilir, bu elektrik akımı yani bir enerji, bir hayali tatbike geçirme keyfi coşkusuyla yaşanır. Farkındaysanız şairin dediği gibi “kelimeler kifa etmiyor” bu ruh halini anlatmaya.

Bir an düşünün, bir ressamın atölyesindeyiz. Üstad fırçalarını ve boyalarını önüne dökmüş, bugüne kadar hiç görmediği figürleri veya bir resmi çizmeye başlıyor, ne enerji ama. Hayallerini unutmaması veya gözünden kaybetmemesi için bir an önce eskizlerini yansıtır tuvale. Birkaç satırla bunları anlatmak kolay, onun bu ruh halini gözünüzde bir canlandırın. Bir ebru üstadını ele alalım, evet ustalığın verdiği tecrübe ve sakinliğe saygım sonsuz; ama ya suyun ortaklığı. Bir son dakika azizliğine denk gelip de figürün harap olması, hayaller suya battı diyebilir miyiz? Bu kadar kolay olmasa gerek. İşte sanatsal o ahenk, o ritm. Yaradandan gelen meleğin beynin yorumu, yüreğin duygusu ve usta parmakların esere yansıtmasıyla güzelliğin oluşumu düşsel bir senfoniyi andırmıyor mu sizce?

Beş-altı yıl oluyor sanırım, bir dostum Japonya’da Türk Haftası olacağını, oradaki hatırı geçen kuyumcu tasarımcısı ve imalatçısı olan bir hanımın, bu vesileyle İstanbul’da birşeyler yaptırmak istediğini söyledi. Aradan birkaç hafta geçtikten sonra, bir telefonla ziyarete geleceklerini iletti. Geldiler, aman Allah’ım bütün Japonların böyle yüzü güler mi? O kadar sevimli, mevkisine göre de bir o kadar mütevazi bir bayan.

Yaşam prensiplerinden olsa gerek, iç huzuru yakalamış, disiplinli müthiş bir millet. Lise son sınıfta değerli bir coğrafyacımız vardı, Allah rahmet eylesin, bizi üniversiteye hazırlar gibi kitaptan değilde anlatıp not aldırarak eğitirdi. Nitekim, yıl sonu ödevi olarak ülkeler hakkında bir kitapçık hazırlama tezinde bana da Japonya düşmüştü. O yıllarda iyice araştırdığım için hayranım onlara.

Bayanın o mütevaziliğinin altında hayalleri derin, çizgisi kuvvetli biri gizliydi adeta. O ne şahane objeler, mücevherler. Kataloğuna hayran kaldım, işim zordu. Benzetmek biraz kaba kaçacak ama, iki pehlivan ermeydanında önce birbirlerini yoklar, yani denerler sonra güreşe girişirler. Bizimki de öyle oldu, bende resimlerimi, birkaç da bitmiş mücevherlerimden örnek gösterdim.
Beğendiği iki figüratif mercanı broş ve yüzük olarak sipariş verdi. Bir ay süre tanıdı, biter inşallah dediğimde panikledi, işi Allah’a bırakmamamı, sürenin önemli olduğunu vurguladı.

Budizm farklı bir inanış, bütün semavi dinlerde olduğu gibi, yüzyılların alışkanlığıyla “inşallah” demek bir alışkanlıktır bu topraklarda. Ama gelde Japon terbiyesindeki birine anlatmam zor oldu. Broşla yüzüğü en ince ayrıntılarıyla kendime göre mükemmel çıkarttık. Randevusuna sadıktı ve tam bir ay sonra buluştuğumuzda işleri çok beğenmişti. Keyifliydi, zamanlama ve sanatıma tamamen güvenmişti. Sohbet devam ederken, bizde olağan karşıladığımız elektrik kesintisinin azizliğine uğradık. O sakin ve huzur dolu bayan birden paniklemeye başladı. Neden sonra ülkesinde depremden az önce veya deprem sırasında elektriklerin kesildiğini bundan dolayı çok korktuğunu söyledi. Aklıma yıllar önce bu kesintilerin periyodik olduğu dönemler geldi. Bir grup Japon birşeyden kaçarcasına Kapalıçarşı’nın dışına atmaya çalışıyorlardı, meğerse onlarda aynı reaksiyonu göstermişler. Jeneratörümüz çalıştı, kesintiyle ilgili gerekli açıklamaları verdikten sonra sohbet başladı. Sipariş verdiği broş ve yüzük çok beğenilmişti, meğerse sanatım ve söz verdiğim zamana karşı saygım sınanmış. Asıl konu yani Japonya’daki Türk haftasına yapılacak objeler farklıymış. Bu hafta münasebetiyle yapılan dekorasyonda sergilenecek. İstanbul’u anlatan, el işi kuyumculuk sanatımızı ve kültürümüzü yansıtacak iki farklı modelde şamdan istiyorlarmış. Mumlar hariç maksimum 25 cm yüksekliğinde, 18 ayar altın ve değerli taşlarda kullanmak şartıyla çizgisi tamamen bana ait iki adet tek mumlu şamdan.
Bunu sizlerle paylaşmam kolay; ama bugüne kadar birçok türde mücevherat yaptığımız halde bir obje çalışma deneyimim hiç yoktu. Bir aylık sürede, kültürümüzü ve İstanbul’umuzu yansıtacak iki adet obje…

Bir hafta geçti, geriye üç hafta kalmıştı; ama kafamda henüz hiç birşey şekillenmemişti, iş olarak da çok yoğun bir dönemdi. Nihayet üçüncü haftanın başında, elimdeki işleri teslim ettiğim birgün, oturup düşünmeye başladım. Tanrım, şekiller birden belirlemeye başladı, gözümde canlananları kağıda dökmeye çalıştım. Ertesi günün akşamından objelerin iskeletleri oluşmaya başlamıştı.

Senfoniden bahsediyorduk ya, başlamıştı. Atölyem tamamen mumluklara odaklanmış, tezgahtaki arkadaşlarla neticeye en mükemmel şekilde ulaşabilmek için kolları sıvamıştık. Bir an durdum, atölyeyi dinlemeye başladım. Kemanlar yani kıl testeresinin madeni keserken çıkardığı tiz ses, irili ufaklı eğelerin biraz daha farklı sesler çıkararak madeni yemesi viyolonsel vela viyolalar, diğer yanda küçükboy çekiç darbeleriyle kakma çalışması vurgulu sazlar, mıhlayıcı dediğimiz, taşları objeye kakan ustanın freze motorunun sesi, arada küçük fısıldaşlamalarla sohbetler, mineci ustanın minik fırça darbeleri ve cila motorunun güçlü sesiyle obuamızı da tamamladı.

Bası, tizi, ritmi, yaylıların iniş çıkışı, tartışılmaz bu bir atölye senfonisiydi. Aldante bir eser icra ediliyordu. Canlı, ritmik, nefis bir eser. Tabi ki harükulade bir final. Şamdanlar ortaya çıkınca alkışlarla karşılandı. Firma çok etkilendi. Nasıl etkilenmesin, binlerce yılın kültürlerinin harmanlandığı bu güzel İstanbul’u anlatmaya çalışmıştık.

Gerçi o kadar kolay olmamıştı, şamdanların birinde Ayasofya’yı gökkubbenin ortasına, yıldızların altına şık bir şekilde kondurmuş, minarelerle süslenmiş, mağrur ve ihtişamıyla canlandırmıştık. Çizgilerde barok da vardı şark-i de. Diğeri İstanbul boğazımız kadar zarif, Dolmabahçe Sarayımız kadar gizemli ve ihtişamlı, içindeki haremi gibi de şehvetli.
Hep söyleriz, sanatçıya ve sanatımıza sahip çıkalım, gereken değeri gösterelim, onurlandırıp teşvik edelim, bilmem başarabiliyor muyuz? Ne ustalar geçti, ne eserler yarattılar, kimse ne sahip çıktı, ne de yönlendirildiler. Sanatkârın doğasına aykırıdır ticaret, rakamlarla çok uğraşamaz. O sadece Tanrı’nın lütfuyla verdiği sanatını icra etmek ister. Ne kuyumcu ustaları, ne ressamlar veya müzik virtiyozları muhtaç şekilde göçmüştür bu dünyadan. Bir Çin atasözü “Duvar yapıldıktan sonra duvarcı unutulur” der. Sahip çıkılan ve yönlendirilen sanatkârlar büyük servetlerde edindiğini görürüz tarihte. Ama hep bir akıl hocası olmuştur ustalığıyla servet de edinmesine, dünyaya tanınmasına.

Gelelim şamdan hikâyemize, Japonlar başarmıştı sanatkâra saygıyla kusur etmemeyi. Birkaç ay sonra bana yolladıkları ülkelerine özel bir kuyumculuk ve mücevharat dergisinde, yazılanların hepsi kendi harfleriyle olduğu halde, şamdanların resminin altındaki, yapan ustanın ismi ve objelerin rumuzları latinceydi.

Derim ya sanatkâr işin ticaretinden ziyade egosunu tatmin etmek ister. Keyiflendim, telefon açıp bu hassasiyetlerini takdir ettim. Bunun en doğal hakkım olduğunu, eserlerim sayesinde, kendilerinin onurlandırıldıklarını, niçin gelmemekte ısrar ettiğimi halen anlayamadıklarını söylediler. Mazeret olarak işlerimin yoğunluğundan bahsettim; ama böyle uzun uçuşlardan korktuğumu itiraf edememiştim.

Dürüst olayım, aslında işlerimin yoğunluğu veya uçuş korkusu değildi gitmememin sebebi. Burada malesef demek geliyor içimden; ama yine de demiyeceğim, sanatkâr takdiri sever, övünülmek ister; ama sanatçı gibi alkışlanmayı, sahneye çıkmayı, spotlar altından pek keyif almaz, rahatsız bile olanları çoğunluktadır. O icrasını yapmıştır, ruhunu katarak eserini tamamlamıştır. O haz ona yeter…

Metnimizin konusu olan şamdanlardan görseller…

şamdan

       Hraç ARSLANYAN

About Mahrec Sanatevi

Mahrec Sanatevi Sekiz bin yıllık geçmişe sahip dünyanın en eski şehirlerinden antik İstanbulun tam ortasında, Kapalıçarşının hemen yanıbaşında bulunan Sanatevimiz Cağaloğlu'ndaki atölyelerinde çeşitli dallarda Kuyumculuk Eğitimi verip, Takı Tasarımı ve Mücevher Tasarımcısı ustaları yetiştiren bir yandan hobi maksatlı, asıl amacı meslek edindirmeyi hedef alan bir eğitim merkezidir. Usta öğretici belgesine sahip, Kapalıçarşı geleneğindeki ''usta-çırak'' tarzı mücevher ve takı tasarım eğitiminin biraz sıkıştırılmış bir şeklinin takı ve kuyumculuk eğitimİ programına kaynaklık ettiği Mahrec Sanatevi '' NASIL KUYUMCU OLUNUR ? '' sorusunun en güzel cevap alınabileceği farklı eğitim atölyelerimizde; MÜCEVHER VE TAKI ÜRETİMİ ATÖLYE EĞİTİMİ MÜCEVHER VE TAKI TASARIM ÇİZİM TEKNİKLERİ EĞİTİMİ PERAKENDE VİTRİN KUYUMCULUĞU VE SATIŞ ELEMANI EĞİTİMİ MÜCEVHER VE TAKIDA MUM MODEL YAPIM EĞİTİMİ ( İki ayrı sınıf) Wax (sert mum) Tekniği Damlatma Mum Tekniği TAKIDA ÇAĞDAŞ SANAT VE MİNE EĞİTİMİ verilmektedir
Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s