TARİHİ YARIMADADA USTA OLMAK


kuyum 1Kıymetli bir üniversitemizin yaptığı çalıştayda benden ‘’ Tarihi yarımadada usta olmanın’’ anlamına dair bir sunun istediler, konuyu şöyle paylaştım;

Konu başlığım çok keyifli tarihi yarımadada usta olmak, tam bir öykü. Bir düşünsenize sekiz bin yıllık tarihine ulaşılmış bir yerleşim yerinde usta olmak, ne kadar sorumluluk yüklüyor insana hele bir de ustaya. Başarman ve yaşatman gerek, en azından geçmiş bin yılların medeniyetlerine karşı sorumluluğunu yerine getirmen pahasına…
En iyisini, en güzelini ve en mükemmelini üretmen gerek çok değil atölyemin bulunduğu semtte Osmanlı zergerhanları, Bizans kuyumcu ustaları ve ilk koloni medeniyetleri neler neler üretmişler o teknik imkânsızlıklarla.

Ustalığımın öyküsü ilkokulda henüz üçüncü sınıfa giderken başladı. O yaz Anadolu yakasının Erenköy denen, bir zamanlar yazlık olan deniz kenarı semtte, daha sonra ustam olan amcamlarla yazlık komşuyduk.
Henüz on yaşında bile yoktum ve bir bisiklet parçaladığım için amcamla babam karar verdiler ki bu çocuk haylaz ‘’adam olması lazım’’. Derken kendimi kapalı çarşının o müstesna güzelliğine ve gizemlerine sahip Zincirli Handa buldum. Atölyemiz ilginçti, bir zamanlar kervanların yük boşaltıp hayvanlarını bağladıktan sonra dua edip mumlarını yaktıkları minik bazilika biri nispeten biraz büyük iki kubbeli on metrekarelik sır dolu bir mekân…
Amcamın yani ustamın 1950’lerde çekildiği resimlerde de hiç değişmemiş yalnız atölye anlamında değil tam kutsal bir mekân. Seksenlerde Kanada ya yerleşmeden elli yılını doldurduğunu ve bu atölyeyle özleştiğini söylerdi.
Gelelim ustama; Rastlantı, onun da amcası Tokattaki yaramaz çocuğa adam olsun diye İstanbul’a getirmiş ve mesleği öğretmeye başlamış. Yani bizde babadan oğla değil de amcadan yeğene bir süreç işliyor.
Bu arada Tokat şehrinden bahsederken çevre komşu illerle birlikte yüzlerce yıllık özellikle gümüş takı ve obje ustalığını da görmemezlikten gelemeyiz. Bugün dünyanın birçok müzesinde olan bu nadide eserlerin yaratıcısı Ermeni ve Rum ustaları saygıyla anıyorum. Zincirli Han, tam bir kültür mozayiği ve minik bir İstanbul’du Ermeni ustalarının yanı sıra Rum, Dağıstanlı, Kırımlı ve şu an hatırlayamadığım değişik meslek dallarındaki ustalar birbirine sevgi ve saygıyla ekmeklerini paylaşırlardı. Şarloya benzer Kafarof adlı halı tamircisi beyaz rus hanın moral kaynağıydı. Her gün fular veya papyonuyla işe gelen Dırtat usta meşhur antikacı Mehmet beyle şıklıkta adeta yarışırlardı.
Bir keresinde ustam Dırtat Beyin ipek gömleğini çok beğendiğini söyledi on dakika sonra nadide gömleği paketlemiş olarak atölyemizin kapısında bulduk. Ustam bu hediye için mahcup kalmıştı.

Ramazanlarda ustamın iftar sofraları meşhurdu. Yukarda bahsettiğim Mehmet Beyinse elleriyle boyayarak getirdiği paskalya yumurtaları. Ne renk cümbüşüydü. Nasıl ki iftarda islamı, hristiyanı, müsevisi bir masa etrafında toplanır oruç açarlarsa aynı yürekler yumurta tokuşturmak için yarışırlardı. Amma sedefkâr rahmetli Nerses usta hep kazanırdı, birkaç yıl sonra yumurtasının mükemmel bir işçilikle sedef olduğunu ortaya çıkardılar. Hanın minik şadırvanlı havuzunda ceza olarak ustayı bir güzel ıslattılar.

Zincirli hanın birde üst katına çıkan merdivenin basamaklarını unutmam. Halen orijinalliğini korumuş bu güzel yapıda çocukken zor tırmanırdık meğer yıllar sonra alt katta bağlanan hayvanlar yatma ve konaklama yeri olan üst kata çıkamasınlar diye basamaklar yüksek yapılmış. Şimdi bile yetişkin halimizle zor tırmanıyoruz.

Lise eğitimim bitinceye kadar her yaz ve ara sömestr tatillerinde ustamın atölyesindeydim. Üniversite imtihanlarına girdim, bir yandan bahsettiğim Kapalıçarşı büyüsü diğer yanda matematikten hiç hoşlanmadığım halde işletme dalını kazanmam bana büyük bir keyifle ‘’Kapalıçarşı üniversitesine’’ devam etmem kararını aldırdı. Bu işe annem çok üzülmüştü çünkü bütün sülalenin çocukları kız kardeşim dâhil üniversiteye gidiyordu veya gitme arzuları vardı, ona göre bir tek ben cahil kalacaktım.
Gerçekten büyük ailemizde çok başarılı doktorlar, diş hekimleri iktisatçılar yetişti ve yetişiyorlar. Bir ben lise mezunu kaldım, sanırım annem haklı çıktı.
Okumaktan vazgeçtiğimi gören amcam yani ustam tezgâhtaki yerimi değiştirdi, aletlerim yenilendi ve mamullerin yapım sürecinde daha söz sahibi yaptı. Korkumuzdan ve saygımızdan paylaşmazdık amma çıraklıktan kalfalığa geçtiğim belliydi. Yavaş yavaş yaptığım işlerin yaptığım diyorum çünkü o zamana kadar konunum ustaya gerekli parçaları yani mamullerin detayıyla ilgili kısımlarını hazırlamamdı.
Bütününde söz sahibi değildim. Artık mıhlamayı, cilayı mineyi ben bitiriyordum ve müşteriye teslim ediyordum. O tarihlerde bugünkü kadar yaygın olmazsa bile branşlaşma tabi ki mevcuttu amma asıl ustalık ürünü tamamiyle kendinin bitirmesiydi. Sanatta ve ticarette çok keyifli ve bereketli yıllardı. Çok olmuştur ki ürünü teslim ettiğimde tüccar şöyle bir inceler bunca zahmetli iş bu fiyata olur mu diye azarlar ön gördüğümüz fiyattan daha yüksek bir ödeme yapıp tebrik ederdi. Derken askerlik görevimizin vakti geldi.

Seksen beşli yıllarda 18 aydan sonra askerliğimi bitirip bir ay İstanbul’da kalıp yaklaşık bir yıl Avusturya, Almanya, Hollanda, Belçika, ve Fransanın çeşitli şehirlerinde yaşayan akrabalarımı ziyaret edip gelecek hakkında kararlarımı verme sürecini yaşadım. Kalmadım kalamadım. Binlerce yıllık genlerim ve yaşanmışlıklar çok sevdiğim ve beğendiğim Avrupa ülkeleri İstanbul sevgisini bastırmadı. Meslekte doğduğum ve büyüdüğüm Zincirli Han rüyalarıma giriyordu. Bu arada farkına varmadan sanatımı da geliştiriyordum. Farklı teknikleri denemiş ,sanatta daha deneyim kazanmıştım. İstanbul’a döndüğümde amcamdan müsaade alıp kendi atölyemi açtım. Çok kısıtlı imkânlarla kurulu atölyemde kalfam ve bir çırağım vardı. Hiç unutmam ilk yaptığım incili bir kolye küpeydi ve farklı çizgilere sahipti. Kapalıçarşı o dönemlerde model açısından pek muhafazakâr olduğu için uzun süre çıkarttığım ürünü satamadım. Mesleki etik açısından ustamın müşterileriyle de çalışmam olmazdı. Sıkıntılı birkaç aydan sonra dünyaca tanınmış otel zincirinde satış yeri olan bir tüccar ürünlerimi beğendi ve siparişler vermeye başladı.

Derken özel müşteriler yani nihai tüketicilerle direk bağlantı kurmaya başladım. Meslekten bir büyüğüm ancak nihai tüketiciye ulaşırsan başarabilirsin demişti.
Durgun suya bir taş atarsanız nasıl halka halka büyür, bugün müşteriden ziyade ‘’dostlarımla’’ evet dostlarım diyorum çünkü tamamen güven, sevgi ve saygı üzerine olan bir ticaret sürdürüyorum. Dünyanın bir yerinden aldıkları kıymetli bir taşı getirip, birlikte yaptığımız sohbet neticesinde yüzük, kolye veya herhangi bir takı yapacağımıza karar verip modelini tamamen bana bırakırlar. Atölyemi kurduğum ilk günden beri ünlü markaların kataloglarından model beğenip bana göre bir ‘’fikir hırsızlığı’’ yapmadan güzel ve özel bir ürün üreteceğimi bilirler.
Baştan beri butik üretimi seçtim, sanayi kısmına geçmedim ,geçmek istemedim. Oysa doğaldır ki ne kadar çok üretirsen o kadar çok kazanırsın ama şunu biliyorum ki sanatımız bant üretimine uygun değil ve mücevherat bir ruh taşır, taşımasında gerekir.
Şunu unutmayın dostlar, Michel Angelo nun dediği gibi ‘’sanat hiçbir memleketin malı değildir, sanatın vatanı göklerdedir.’’ Düşünün bir, milyonlarca yıl toprağın altında yatmış bu değerli maden ve taşlar Tanrının biz sanatkârlara bahşettiği ilham ve el becerisiyle nefis eserlere dönüşüyor, hepsi ayrı bir ruh taşıyor mu sizce? Maalesef sanatkâr bu ilahi coşkuyla pek hesap yapmayı beceremez. Yaratıcılığın olduğu diğer dallardaki gibi maddi kazançtan ziyade daha iyisini başarmayı ve takdiri bekler.
Doğasında tüccarlık yoktur. İstanbul’umuz doğunun ve batının bütün etkilerini taşır.
Tabi ki mücevheratta bu iki medeniyet akımından etkilenmiştir. Yüzyıllar öncesinden gelen bu disiplin mücevherde ‘’İstanbul ekolunu’’ oluşturmuştur. Bu ekol maalesef son yüzyılda gerek kıymetli sanatkâr göçüyle gerekse sanayileşme sürecinde bir hayli kan kaybetmiştir. Ustalar şaşkın ve bir o kadar da küskün vaziyetteler. Emek ve eser yaratmaktan ziyade, daha ucuz ve fazla nasıl üretebiliriz kaygısı ve hırsı ‘’İstanbul Ekolünü’’ yıpratıp” yormuştur.
Özellikle yüzlerce yıl sanatında doğup büyüdüğü tarihi yarımadadan desantralizasyon adı altında adeta kovalama süreci bezginlik yaratmıştır. Dostlar! Biz sanatkârlar modern hapishanelerde yaşayamayız, üretemeyiz.
Bırakın bu tarihi doku içinde fikrimizi ve zikrimizi ruhumuzla sunalım. Yüz yılların geleneği ve sanatı yaşasın…

Hraç ARSLANYAN

About Mahrec Sanatevi

Mahrec Sanatevi Sekiz bin yıllık geçmişe sahip dünyanın en eski şehirlerinden antik İstanbulun tam ortasında, Kapalıçarşının hemen yanıbaşında bulunan Sanatevimiz Cağaloğlu'ndaki atölyelerinde çeşitli dallarda Kuyumculuk Eğitimi verip, Takı Tasarımı ve Mücevher Tasarımcısı ustaları yetiştiren bir yandan hobi maksatlı, asıl amacı meslek edindirmeyi hedef alan bir eğitim merkezidir. Usta öğretici belgesine sahip, Kapalıçarşı geleneğindeki ''usta-çırak'' tarzı mücevher ve takı tasarım eğitiminin biraz sıkıştırılmış bir şeklinin takı ve kuyumculuk eğitimİ programına kaynaklık ettiği Mahrec Sanatevi '' NASIL KUYUMCU OLUNUR ? '' sorusunun en güzel cevap alınabileceği farklı eğitim atölyelerimizde; MÜCEVHER VE TAKI ÜRETİMİ ATÖLYE EĞİTİMİ MÜCEVHER VE TAKI TASARIM ÇİZİM TEKNİKLERİ EĞİTİMİ PERAKENDE VİTRİN KUYUMCULUĞU VE SATIŞ ELEMANI EĞİTİMİ MÜCEVHER VE TAKIDA MUM MODEL YAPIM EĞİTİMİ ( İki ayrı sınıf) Wax (sert mum) Tekniği Damlatma Mum Tekniği TAKIDA ÇAĞDAŞ SANAT VE MİNE EĞİTİMİ verilmektedir
Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s